28 Nisan 2009 Salı

Dudaktan Kulağa


Önemli olan söylenen sözler değil,
O sözlerin sana nasıl hissettirdiği,
Kafanda onları nasıl algıladığındır.
Sen istemedikten sonra,
Seni incitebilecek
Hiç bir söz yoktur şu dünyada...
Aynısı tersi içinde geçerlidir ama unutma.
Kulaklarına güzel nağmelerle akan,
Aslında aklından geçirdiklerindir,
Sana söylenmesini istediğin,
Duyduğun o güzel sözler, ağızdan çıktığı gibi
Tam kalbini bulmadan önce aklından geçer unutma.

22 Nisan 2009 Çarşamba

sus



söyleyecek sözüm vardı daha
yazacak yazım, belki bir fotoğrafım...
izin vermedilerki sonunu getirmeme
hep sus; sen sus
biz yaparız...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Bile Bile Lades


Hayvanları sever misiniz ? Onları evinizde besler misiniz ? Peki hiç birinin ölümüne tanık oldunuz mu ?
Bu sorular bizim gibi insanların aralarında genelde konuşmadıkları konulardır. Çünkü zaten bilinir, zaten oradadır, kurcalamanın alemi yoktur.
Evinde hayvan besleyen herkes bir gün aile ferdinin aralarından (öyle yada böyle) ayrılacağını bilir. Değişik olan bu kayıba verilen tepkiler ve sonrasında yaşananlardır.
Kimi lanet eder içindeki hayvan sevgisine, kaybına bir daha dayanamayacağına karar verir ve asla bir hayvan ile temasa girmez. İçindeki sevgiyi yok sayıp hayatına anlamsızca devam eder.
Kimi unutamaz çocuğu gibi baktığı varlığı, evine almaz gerçi ama sokaktaki evsizlerle ilgilenerek giderir içindeki hayvan sevgisi açlığını...
Kimileride bile bile lades yaptığının farkında, olacakları bekler usulca. Günü geldiğinde vedalaşması gerektiğinin bilincinde, boş bir umutla o günün hiç gelmemesini diler. O gün geldiğinde vedalaşır hayat arkadaşıyla göz yaşları ve üzüntüyle. Aradan belli bir zaman geçince yeni fert katılır aile hayatına. Buna belki bir arkadaşın hediyesi, belki sokaktan gelen acı bir haykırış sebep olur ama hiç para söz konusu olmaz böyle hayatlarda. Yaşayıp giderler mutlu mesut, ta ki sonraki vedalaşma zamanı gelene kadar. Sonra yine sil baştan...
Siz kimlerdensiniz peki ? Hangi yolu seçerdiniz ?
İşin aslı ben bile bile ladesçilerdenim ama bir farkla...
Ben işim gereği bazen ölümü getiren, son iğneyi yapan, son ana kadar gözlerine bakan ladesçilerdenim.
Veteriner olmadan önce de kaybettiğim bütün hayvanların son anlarında yanlarında olmaya çalıştım. Veteriner olduktan sonrada işler biraz değişti. Başka insanların evlatlarının sorunları ve kayıpları yaşanırken orada olup her iki tarafa destek olmaya çalıştım. Böyle durumlarda söylenecek çok bir şey yok. Başınız sağolsun.
Bazen yaslanırlar omzunuza ağlarlar usulca. Bazen diriltme gücünüz varmış gibi medet umarlar sizden. Ama yoktur bir farkınız onlardan! Belki daha dün, siz uyutmak zorunda kaldınız ciğerinizin bir parçasını...
Söylemezsiniz, bilmezler, hayatlarınız orada küçük bir sevgi için bir an kesişmiştir sadece, geçip gidersiniz sonra. İzi kalır arkasında...
Sizi siz yapan şeydir verdiğiniz kararlar, yaşadığınız olaylar...
Ben hep bile bile lades dedim ve diyeceğim ömrüm boyunca...

8 Nisan 2009 Çarşamba

İş-Aş


Bir insan günde kaç saatini işe konsantre olarak geçirebilir? Sabah 9 akşam 6 çalışan biri mesela, öğlen yemeğininde 1 saat olduğunu göz önüne alırsak geriye 8 saat kalıyor. Peki bu sekiz saatin ne kadarı verimli bir şekilde iş için kullanılıyor, ne kadarı aklı beş karış havada hayaller kurarak yada msnde konuşarak geçiyor ? Ben size söyleyeyim en fazla 5 saat :) Kalan zamanı istesede istemesede ıvır ve zıvır ile harcıyor insanoğlu.
Kah ofis arkadaşları ile sohbet ederek, kah çay-kahve odasına giderek, kah gazete okuyarak...
Son dönemde büyük firmaların çalışanlarını kontrolünü artırmak için çıkartılan bazı makinalı kartlar var. Efendim çalışanın tuvalete kaç kere gittiğini ve ne kadar kaldığını sınırlayabiliyormuşsunuzda, sigara molalarına engel olabiliyormuşsunuzda vs vs. Buna kısaca insan haklarının ihlali diyorum ben :) Ayrıca Türk aklının hep bir hin çözüm bulduğunu görmüşümdür :)
Çoğu büyük şirket çalışanlarının belirli internet sitelerine girmelerine izin vermiyor. Vermiyorda ne oluyor !? Genede giriyorlar, özelliklede cep telefonlarından :) Böyleliklede şirkete daha fazla masraf çıkartıyorlar :)şirket çalışanının evrak incelediğini sanıyor !
Verimli çalışmanın kısıtlamalardan değilde insanın pozitif motivasyonundan kaynaklandığını nerdeyse bütün bilim adamları söylüyor ama nafile ! Şirketler yine aynı kafadan vazgeçmiyorlar.
Artık Avrupa'da ve Amerika'da uygulanan sistem bizde daha çok yeni. Evden çalışma yani home office (home ofis). Aslında bu çalışma şeklini yararları olduğu kadar zararlarıda var ancak, çok genel bakıda ülke ekonmisine ve insan hayatına olumlu getirileri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bende bazen evden çalışıyorum :)
Nereden başlamalı ? Trafiğe girmediğiniz için sabah sabah sinirleriniz bozulmuyor ve yorulmuyorsunuz ama girmediğiniz içinde sabahları geç kalkmaya ve biraz tembel olmaya başlıyorsunuz. Ofiste karşılaşmaktan hoşlanmadığınız insanları evinizde dolaşırken görmüyorsunuz ama iki çift laf edelim-gülelim dediğinizde etrafta sizden başkası olmuyor. Ev yemeği yiyelim öğlenleri, ekonomi yapalım diyorsunuz ama ofis etrafında yemekten sonra yaptığınız kısa yürüşlerin canına ot tıkıyorsunuz. Daha önceden aldığınız koşu bandı zaten evin en ücra köşesine tıkılmıştı ama ofise giderken en azından biraz efor sarf ediyordunuz ve giderek şişkolaştığınızı far ediyorsunuz...
Bu böyle devam eder gider. Nereden nereye ?
Neyse; verimli çalışma zamanları hepimize...

Dava


İstemem senin istediğini senden fazla
Olamam senden sen daha fazla
Bir yerlerde olamam bundan fazla
Sevemem sevdiğimi bu günden fazla

Bakmıyorum


Artık bakmıyorum zamanın akışına,
Silinen resimlere yada uzaklaşan insanlara,
Hayatı olurunda yaşamak demek galiba,
Huzuruda yoluna bıraktığında...

7 Nisan 2009 Salı

bulut


yine yağmur, yine karanlık
gece olmadan günümü karartan bulutlar
bir rüzgar çıkar belki birazdan
günbatımını izlerim uzaktan

Teknoloji


Teknoloji hayatımıza girmeden önce neler yapıyorduk hatırlayan var mı?
80'lerde çocuk olmak grubu gibi bir sürü şey yazmak mümkün buraya ama önemli olan bunu her gün hatırlamak sanırım. Gereksiz tüketimden ve bu tüketimin etrafımızdakileri nasıl etkileyebileceğini hatırda tutarak kaçınmak.
Bu sabah otobüste kızın biri mesela, öyle yükses ses ile müzik dinliyordu ki, önünde oturan kadın ''kapat şu lanet sesi'' diye çıkıştı sonunda. Ne yalan söyleyeyim bende kitabımı okumakta zorlanıyordum, iyi oldu. Her yerde ve herkeste bir mp3 çalar var. Yaş sınırı yok, ekonomik gelir farkı yok, herkesin kulağı dolu. Etrafımızda olup bitenleri fark etmiyoruz, ezilme tehlikesi atlatanlar cabası ! Okuma hızımız azalırken, müzik dinleme seviyemiz artıyor maşallah !
Cep telefonlarına ne demeli? Eskiden gerekmedikçe kimse ile görüşmezken, (ben dahil) herkes bol keseden konuşuyor artık. Sanki bedava ! Değil ama ucuz dediğinizi duyar gibiyim. Önemli olan ucuzluğu yada pahallılığı değilki!! Çevresel hayata nasıl etki etiği. Otobüste, hastanede, sınavda vs. olmazsa olmaz. Yahu bu aletler icat edilmeden önce ne yapıyordunuz ? Randevulara geç gitmek artık moda, cepten arayıp gecikeceğini haber verebiliyorsun ya ! Her sene yenisini almakta marifet sayılıyor. O telefon için kaç doğal yaşam sönüyor haberin var mı?
Yakında makine parçalarını vücudumuzda taşıyacağız. O zamanda herhalde garip isteklerin sonu gelmeyecek. ''Abi ne olur şu kolumdaki telefonun bir yeni modelini takıver, bu eskidi arık'' yada ''sol kulağımın arkasındaki mp67'nin yeni sürümü gelmedi mi daha?, bu çok ağarlık yapıyor'' gibi...
Teknolojik gelişmeleri takip etmek tabiki güzel. Gelişmiş toplumlar haline gelmek ''teknoloji ve insan'' ile olabilecek bir şey. Unutulmaması gerek öge bunu kullanırken duyarlı olmak, insan olduğunu hatırlamak.
Teknolojiyi yaratırken insanlığımızı kaybetmemek dileğiyle...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Ayna ayna


Ayna ayna söyle bana var mı benden güzeli bu dünyada ?
Aynalarda gördüğümüz dünyanın sadece bizim gözlerimizden olduğunu ne zaman fark ediyoruz ? Bebeklikten başlayan bir iç algı sayesinde önce herşeyi kendimiz olarak algılarken, daha sonraları annemizi-babamızı kendimizden ayırt ediyoruz. Yıllar ilerleyip büyüyüp, ergenlik çağına geldiğimizde aynalarda gördüğümüz görüntünün esiri oluyoruz yavaş yavaş. Bizi beğenmeyenlerin nedenlerini anlamıyor, onlara içerliyoruz hatta.
Kişi ne zamanki aynada başkalarını görmeyi unutup, hayatını aynalarsız yaşamaya başlarsa, çevreden aldıklarını yansıtmayı bırakıp sadece içinden geleni dışa vurursa o zaman kendisi oluyor. Beğendiği, saygı duyduğu, sevdiği, (narsistik derecelerde belkide) aşık olduğu kişi oluyor.
İşte dünyanın değiştiği an o an !
Çevrenimizi kendi duygularımızın alıcısı haline getirmek, dışardan gelen herhangi bir duyguyu algılamadan geri göndermek...
Artık aynalara baktığında sadece yüzünü değil, içini, ruhunu, varlığını, duygularını görebilmek...
Sadece kendin istediğin için bir şeyler yapabilmek ve hayatı öyle yaşayabilmek. Tabiki sosyal yaşamın getirdiği sorumlulukları göz ardı etmeden..
Bunu başarabilenlerin mutluluğu yakaladığına ve etraflarını mutlu ettiklerine inanmışımdır hep. Şanslıyım; bende bu insanlardan biri olduğu düşünüyorum ve böyle olduğunu bildiğim birini seviyorum...
Hayata kendi aynalarından bakanlara...

2 Nisan 2009 Perşembe

YAZ !


Yaz ! Ne demekse ! Nası yaz , ne zaman yaz ? Muhammed'e gelen emir kolaydı tabi ! Oku ! Okumak kolay, önüne konan şeyi gözlerinle takip ederken, beynine giden sinyalleri dönüştürerek okuduğunu anlıyorsun. Peki ya yazmak ? Yazmak demek aklındakini yazıya, kağıda yada başka bir şeye, başkalarının okuyacağı şekilde aktarmak demek. İnsanoğlunun milyonlarca yıl evrimi sonucunda ortaya çıkan yazı sayesinde; fikirlerimizi, hislerimizi, halimizi ortaya koyuyoruz. Önceleri basit resimler ve şekillerle başlayan bu iletişim şekli daha sonraları giderek gelişerek hiyeroglif yazılar ve sonrasında bu gün kullandğımız alfabetik yapıya kadar geldi. Ancak yazılı ifadeyi kullanma istememizin nedeni hiç değişmedi. İfade etme ve anlaşılma isteği, belkide takdir. Nedeni ne olursa olsun yapılanları kayıt altına alıp, bir yandan gelecek nesillere aktarırken, o anda etrafımızda olanların kutlamalarını kabul etmek. Cennet bu olsa gerek. Her neyse sonunda 21.yy'a yani günümüze gelirsek; yazı en önemli iletişim aracı olamaktan giderek uzaklaşıyor. Kısaltmalar ve mesajlaşmaların kısa tutulması sayesinde kullanmakta olduğumuz güzel diller genç nesil tarafından birer birer yok ediliyor. Ama benim anlatmak istediğim bu değildi. :(

Nereden nereye ! Konumuza dönersek; Yazmak demek : düşüncelerinizin nerdeyse ışık hızıdaki hızına, ellerinizin erişmesini beklemek gibi ahmakça bir isteği dile getirmekten başka bir şey değil. Yazarken aklınızdan geçen düşüncelerin hızına elleriniz yetişebilseydi neler olmazdı ki ! Ama olmuyor malesef ! Ben denedim oradan biliyorum :)

Yazmak bir haz meselesi, hafiflemek, rahatlamak ve orgazmik doruklara ulaşmak... Aklındakini ortaya koyup; sonra dönüp gene ona bakmak, belkide başka bir açıdan; belkide başkalarının açısından. Yazarken ellerin aklı takip etmesi mümkün olmadığı için aklın hızını yavaşlatmasını ve sakin olmasını, zamanını beklemesi; gerektiğinde durarak ellere gereken zamanı tanıması gerekiyor. Yoksa insan aklındakini doğru şekillerde ifade edemiyor. Tıpkı benim aklımdakileri şu an yeterince iyi ifade edemediğimi düşündüğüm gibi...

Kalemi kağıdı tercih etmemden sebep belkide klavyelere alışmadığımdan. Kalemin elimde uyandırdığı hakimiyet duygusu olmadan yazmaya çalışmak; hemde bir düzyazı; bende ellerimi tutmadan bisiklete binmeye çalıştığım günleri anımsatıyor. Kontrol edemeyebileceğim bir hatta yol almaya çalışmak gibi...

Şiir öte yandan, yazması göreceli olarak hem daha kolay hem daha zor bir yazı türü. Duyguları ifade etmeye yönelik olduğundan genellikle daha fazla çalışma istemekle beraber, yazılması duygu yoğunluğu yaşadığınız günlerde saniyede 10 şiir hızına çıkabilen.


Bahar yağmurları yağdı içime,

Ürpedim birden,

Gidiyorsun gibi bir his kapladı içimi,

Döndüm baktım ki ne göreyim,

Yanımda yatıyorsun....


Bu ve bunun gibi daha düzinelercesi.... Yaz yaz bitmez ama bu gece için bu kadar yeter...

İyi geceler...

PÇK